Evvet!
Sonunda geri döndüüümmm.
Alaçatı'nın ''dalgalı'' (!) sularında epey mücadele verdikten , sahilde bol bol güneşlendikten ( hatta biraz fazla güneşlendikten ! bkz: acıyan ve soyulan kollarım ) sonra yine sizlerleyim.
Tatile gittiğimde bile bu kadar malzemeyle döneceğim hiç aklıma gelmezdi ama sizin için bol bol ilham topladım.Hepsi üzerinde çalışıyorum şuan çok yakında sizlerle olucak :)
Ama onların arasında paylaşmak istediğim başka bir yazım var...Yazı sayılmaz aslında pek...Yani yazılı formda olucak tabii mantıken :D ama onu ancak şöyle yorumlayabilirim : sci-fi masal...
Kendisini yaklaşık...mmm dur bakiyim.. yaklaşık 4 sene önce kaleme almıştım.Edebiyat öğretmenimin bir yarışma için hepimizden beklediği 'kısa' bir çevre konulu yazı vardı . Hayvanları Koruma Günü/haftası vs gibi bir şey içindi sanırım tam hatırlayamıyorum...Ama ben konudan epey saptım..uzaklaştım uzaklaştım..bambaşka bir dünya yarattım kendime.Bir gecede .. Yaklaşık 6-7 saat boyunca tek yaptığım şey soda içmek ve bilgisayar başında tuşlara basmaktı.Gecenin sonunda elimdekiler: 8 sayfalık 'sci-fi masal' , ağrıyan parmaklar,açlıktan guruldayan bir mide. Ah bi de kanlanmış gözler.Yazıyı çantama tıkıştırdım ( ne kadar kıymet bilmez biriymişim: saatlerce öldür kendini yaz yaz dur,sonra buruştur çantaya tık,çok başarılı.)
ve direkt yatağa attım kendimi. Ertesi gün Pelin Hocama(kendisi bunu şuanda okuyorsa ona sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum beni hep yazıya,yazmaya devam etmeye teşvik edip,upuzun yazılarımı okumaya zamanını ayırdığı için :)) kağıt tomarını uzattığımdaki yüz ifadesi hala aklımdadır.Kendisi zaten açık tenliydi bir de onu görünce hiç abatmıyorum bemmmmbeyaz kesilmişti :(
-Ceydacım ben sizden minik bir yazı istemiştim sadece günün anlam ve önemiyle ilgili....
-Hocam,kusura bakmayın.İlham geldi,naparsınızz...
Ama beni kırmadı ve bir haftada (düşünün ancak 7 günde bitebildi yani ! ) benim yazımı okudu.
Kağıt tomarındaki dopdolu,kargacık burgacık yazıdan yer bulabildiği ufak bir aralığa da bir tebrik notu düşmüş canım benim,bir de şey yazmış -şimdi orjinalini elimde tutuyorum da..: '' bu yazıyı değerlendirmelisin ! ve diğer yazılarını da sabırsızlıkla bekliyorum...''
Evet,ben ders yoğunluğundan,oraya buraya koşturma telaşından bu masalı o gün alıp eve geldiğim gibi raflardan birine sıkıştırdım tozlanmaya yüz tutmaya bırakarak...
Ve aylar sonra bulduğumda o haldeydi aynen: tozlu,grileşmiş zavallım. Ben de onu aldım bi güzel koydum diğer şiirlerimin , hikayelerimin , yazılarımın yanına. ''Bir gün sana geri dönücem cinim '' dedim.Ve tabii yine geri dönmedim,unuttum :(
Ama artık yeter dedim ve bu blogu yazmaya başladığımdan beridir onu da burada paylaşmanın hayalini kuruyorum.Fakat malum yazı 'azıcık' uzun olduğundan şöyle yapacağız canlarım
Ben her hafta ondan bir bölüm yayınlayacağımmmm
Siz de bu arada heyecanla bir sonrak haftaki bölümü bekleyeceksinizzzz !!!! :))))
(Kızlar siz Aşk-ı Memnu izliyo olun mesela.''Behlül's next move,what's gonna happen this time ?'' tarzında)
(Erkekler siz de Kurtlar Vadisiiiii ! Evet evet mükemmel.''Aman be Polat be ,ah be abicim be naaptın yia sen ni yaptin sennnn !? '' )
Evet,sevdim ben bunu.
Hadi böyle olsun :)
''UTOPIA'''mın bu haftaki bölümü : yarım saat sonra sizlerleeee :)
10 Temmuz 2011 Pazar
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Artık İkisi de Gelmiyor-Hikayem
Bu hikayemi 2011 kışında ''gençlerin duyarlılığı'' konulu bir yarışmaya yollamak istemiştim ama öğretmenim hikayeyi geri vermediği için bir türlü nasip olmadı yollamak :/
Ama kısmet bugüneymiş,şimdi sizlerle paylaşmak da bana aynı mutluluğu yaşatıyor :)
ARTIK İKİSİ DE GELMİYOR.
Tek bir gözyaşı yoktu. Hayır ,hayır. Vardı. Sağ yanağının üstünde ıslak,küçücük , minnacık bir damla.Çok küçük , çok hafifti ama.Varlığından haberi yoktu öğretmenimin.Ama ben görmüştüm.Az önce ben uğurlamıştım ya onu..Ondan olacak.Şaşırmıştı ilk gördüğünde,ilk duyduğunda .Anlayamadı tabii , olasılıksız geldi herhalde.Ama böyle işte.Olasılıklar hep var.Ne kadar acı olsalar da.Öyle olacak ki olasılıksızlıkların bana sunduğu bu dipsiz acıyı o da hissetti ucundan.Şöyle bir göz ucuyla baktı ya da. Ama biliyorum. Şu kapıdan çıktığından beri, birkaç saniye olmadı henüz, o da artık acımın bir parçası. Benim sevgili öğretmenim. benim öğretmenim. İlk öğretmenim, en iyi öğretmenim.
Ya ben?
Ben kim miyim?
Hepsiyim ben.
Hiçbiriyim.
Ama biri değilim işte.
Asla da olmayacağım.
Biliyorum.
--
6 ay önce:
O güne dair aklımda tek bir görünüm kalmış. Hareket eden bir fotoğraf karesi gibi . Delik deşik tahta sıranın üzerinde hangi köşeye koyacağıma bir türlü karar veremediğim titreyen ama deli gibi titreyen ellerim. Nasıl korkmuşum meğer. Ya da heyecanlanmış mıyım aslında? Bilmiyorum. Ama ilk kez avucum o gün terledi bunu biliyorum. parmak uçlarımın o denli düzensiz ve hissiz titrediğini ilk defa o gün hissettim. Uzun kara kirpiklerimden, incecik ucuz kumaştan bölük pörçük kesilerek ayağıma uydurulmuş pabuçla köyün ta sınırında kalan o kocaman 4 dönümlük tarlada oradan oraya koşmaktan parça parça olan kesik kesik kalmış ayak parmaklarıma kadar akıp giden öyle şiddetli ve derin bir yanmayı ilk kez o gün hissettim. Sanki hayatım değişecekmiş gibi.Belki de değişirdi? Onu şimdi öğrenemeyeceksiniz. Daha gelmedik.Evet ya,belki de değişirdi.Neden olmasın? Hep okurdum öyle hikâyeleri. Özellikle öylelerini. Fakir ve masum köy çocuğu , hatta minik bir ‘kardelen’ , iyi yürekli Türkçe öğretmeni tarafından keşfedilir.Hayatında eline gelip geçebilecek en büyük fırsatı yakalar. İyi eğitimli, kibar ve kültürlü bir genç kız olur. Sonra da diğer kardelenlere rol modeli olur.. İdol olur adeta. Şimdi böyle basit bir şekilde anlatınca sanki buna pek inanmıyormuşum, hatta hiçbir zaman inanmamışım gibi gelecek. Ama öyle değil. Değil. Kimse, hele televizyonun karşısında çayını yudumlarken ‘ ay canım, zavallım, hadi şu 2323 ye mesaj atalım da bir iyilik olsun . sevaptır’ azınlığından kimse, yaşadıklarımızı,hissettiklerimizi anlayamaz.Her yeni güne ışıl ışıl bir umutla başlarız evet,yani orası doğru.Ama gerçek olan bir şey daha varsa o da,hiç göremediğimiz o denizin ufkunda batıp giden güneşle geçen ve kararan her bir gecenin başında,sert tahtanın üzerinde uzanıp , yanaklarımı acıtan soğuğa karşı koymaya çalışırken ,sabahın köründe bir tebessüm ettiren,yani en azından gözyaşlarına karşı koyan o ‘umutlar’dan eser kalmadığıdır. Neden mi? Çünkü hiçbir şey değişmemiştir.Yazın en kurağında ince parçalanmış pabuçlarımın arasından sızıp tenimi yakan sıcak aynı sıcak.Kışın en acımasızında,’okul yolunda her gün bizi ölümle yüz yüze getiren o dondurucu soğuk da aynı soğuk. Peki o okul dediğimiz taş bina? Taş demek biraz gelişigüzel olur. Yani biraz fazla üstü kapalı olur. Neyse işte o okul var ya , kilden mi kireçten mi taştan mı topraktan mı nedir.. İşte o gizemli bina da aynı. Neden mi gizemli? Bilmem, belki öğretmen olmadığı içindir. Ya da en ufak bir canlı , yaşam belirtisi gösteren tek bir ışıltı,bir ses , bir renk olmadığı içindir. Ya da bilmiyorum hiçbir şey öğrenemeyeceğimi, bana hiçbir şey katmayacağını , yine kitapsız , sözsüz,müziksiz , sap sade , dupduru bir gün geçireceğimi bile bile,(Ama tüm bunlara rağmen hala neden gittiğime anlam veremeden) gittiğim için belki de. Ya da sabah yanıma aldığım o beyaz ipince kağıda benzer şeyin günün sonunda yine bomboş kalacağını bildiğim halde gitmem mesela. Genelde korku filmleri böyleymiş ya. Bizimki de ondan farksız değil ..
Evet, o gün. Sevgili öğretmenimle, Öğretmen Selim Tarınca ile ilk karşılaştığım gündü. Ama önümüzde uzun ve bir hayli ilginç bir ‘zaman dilimi’nin olacağını hiç tahmin etmemiştim. Bizleri arada ziyaret eden birkaç yaşlı,pos bıyıklı,hafif göbekli adam olurdu. Ben de onu bu gruba dahil ettim hemen kafamda. Her ne kadar o daha gencecik, ışıl ışıl ve oldukça cılız olsa da. Sonra anlaşıldı zaten.Genç adam bizim öğretmenimiz olacakmış. Eğitim gördüğü alan matematikmiş meğer. Zaten yeni de mezun olmuş. Yepyeni, çok genç daha dedim ya. Bu arada Selim Öğretmen bize sadece matematik değil, hayat bilgisi öğretecekmiş . Ama öyle fotosentezli olan hayat bilgisi değilmiş bu. Öyle dedi. Bu hayat bilgisi gerçek hayatmış. Yaşıtlarımız da şuan büyük , modern şehirlerde hayatı öğreniyormuş meğer. ‘Yaşıtlarınız’ derken hangi yaş gruplarını kast etti hala bilmiyorum: Çünkü bize ‘yaşıtlarınız’ diye bir şey yoktu. Öyle karışıktı ki her şey,o kadar iç içeydi ki her bir hayat , artık ne yaşı kalmıştı ne cinsiyeti ne aklı ne usu. Her şey iç içeydi, birbirine sıkı sıkı bağlıydı her çemberi zincirin. Tutunuyorduk sımsıkı ,evet. Ama tutunurken ellerimizi yakacak, kesecek kadar niye bağlanıyorduk bu zincire, ne vereceklerdi bize bu ‘sımsıkı tutunma yarışması’nın sonunda bilmiyorduk. Ve en önemlisi nereye kadar dayanacağımızı hiç bilmiyorduk…
--
5 ay önce:
1 ayı çoktan geride bırakmıştık. Selim Öğretmene alışıyordu çoğu. Ama alışamayan da vardı tabii. Mesela ben . Neden alışamadım bilmiyorum. Ama kendime bulduğum tek bir bahane vardı. O gün, o bahsettiğim o ilk günde Selim Öğretmenin gözlerinde güven ve şefkat aradım. Kendinden emin olma bakışını aradım. Ya da özgüven diyeyim, daha modern dursun. Ama onun yerine gözlerinde ne mi buldum? Korku, endişe, tereddüt. Pişman gibiydi geldiğine. Garipsedi bizi, çok belliydi. Yeterince güzel değildik herhalde. Yoksa yeterince dik mi durmuyorduk? Önlüklerimiz kirli miydi? Aslında benimki kirli de değildi, özenle hazırlamıştım önlüğümü ben. Özellikle bir önceki gece eve gelir gelmez yıkadım onu. Çünkü söylemişlerdi yeni bir tayin yapıldığını taş binaya. Ben de yine umutla doldum. Hatta öyle ki, yalnızca sabahları uyanıp, karanlık gökyüzüne baktığımda, gelen günün heyecanı üzerime bastığında yanıma uğrayan umut, ilk defa akşamüzeri gelmişti yine. Hoş gelmişti de aslında. Keşke hep gelseydi. Neyse. Ben yıkadım onu işte. Ama yeterince düzleştiremedim. Ütüye benzer ilginç bir alet var evde. Ama pek ütü görevi görmüyor ne yalan söyleyeyim..Annem, babam ve üç büyük abim için özellikle köye iniyor her hafta onların kıyafetlerini düzgün yapmak için. Ama bizimkileri taşıyamıyormuş. Öyle dedi. Bilmem.
--
4 ay önce:
Selim Öğretmen kalıcı galiba. Hafiften göbekli, pos bıyıkları terleyince elleriyle onları daha da çirkin bir hale sokan, orta yaşlı o diğerleri gibi değil. Buna karar verdim artık. Belli ki kararlı burada kalmak konusunda. Ama neden hala korkuyor? Tamam belki gözlerindeki korku bazen yok oluyor gibi . Ama asla tam olarak sıyrılmadı o bulutlu gözlerinden, düşünceli titrek hallerinden. Oysa o bizim kurtarıcımızdı. Yani öyle olmalıydı. Hakkımızda yazılan kitaplarda, konu edildiğimiz kısa duygu yüklü reklam karelerinde öyle deniliyormuş. Peri masalı gibi hani. Bir kurtarıcı var . Bir de kurtarılan. Bizim durumumuzda kurtarılanlar daha doğrusu. Ve tabii bizim yörede de ‘kardelenler’ . Peki, öyleyse sayın seyirciler, ben bir kardelenim. İşte tam burada. Taş binada kurtarılmayı bekliyorum.
--
3 ay önce:
Bilmiyorum öğretmenim. Çok endişelisin. O kadar da korkunç değiliz aslında. Baksana ne kadar açız biz. Bilgi açıyız adeta. Özlüyoruz, hasretiz öğrenmeye, eğitilmeye, yoğrulmaya. Biliyorum daha pişmedi hamurumuz belki de daha mayalanmadı bile. Ama ümidi bu kadar da erken kesme lütfen. Lütfen öğretmenim. Kurtarılmayı bekliyoruz. Sen de biliyorsun.
Selim Öğretmen yaklaşık 12 haftadır burada. Taş binadaki bu dondurucu sınıfın içinde o da, bizimle birlikte. Ama morali bozuldu biraz. Korkusu da geçmedi hala. E tabi o yazın ardından geldi hemen. Daha gerçek yüzünü göstermemişti bizim buralar. Sonbahar yaprakları yoktur bizim köyde belki ama… Ama kış da böyle karanlık bir ruh gibi çöker başımıza, felç eder hayatı, insanları… Ama biz alıştık öğretmenim, öğrendik yaşamayı. Ayaktayız yani en azından. Ona da şükür ya.
Ama sen bilmezsin tabi öğretmenim biraz ürktün. Doğaldır, alışırsın belki. İnşallah alışırsın. Hatta benimsersin de…
Gitme öğretmenim.
--
2 ay önce:
16 hafta oldu. Artık sabahları ziyaretime gelen umut, beni akşamları da yoklar oldu. Sevdi galiba beni. Öğretmenim geldiğinden beri , ona da bir haller geldi. Çırpınıyor. Küçücük çok minik daha ama .. Sevdi o bu ziyaretleri… Belli her halinden. Ama ikinci ziyareti kısa sürüyor yine de. Ziyaret bitince de , başka bir şey ..çok tanıdık başka bir ziyaretçi kapıma dayanıyor. Zorluyor hep. Dinliyor beni çok belli. Kulağını uzatııııp, bekliyor öyle sinsi sinsi. Nefesimi tutuyorum ben de. ‘Hayır’ diyorum. Alt edemeyeceğini anlayınca da çekip gidiyor. Ama ben bu sırada ölüp ölüp diriliyorum. İşte beni böyle sarsıyor ‘korku’
Neyin korkusu mu?
Her şey bu kadar yeniyken ve ben bu kadar umutluyken, her şey eskisi gibi olur da,ben ‘kurtuluş’ fikrinden elimi ayağımı iyice çekerim ama bu sefer bir daha hiç oralara dönmemek üzere çekerim diye korkuyorum. Yani ya ben de tutsaklardan biri olursam? Ya her şey o tv ekranında gösterdikleri gibi olmazsa? Ya bir şeyler ters gider, bir düğüm tüm ipliği toz duman ederse??
1 ay önce:
Korkum geçiyor sevgili umut. Artık bir tek sen varsın hayatımda . Ne mutlu bana. Sen ol , diğer hepsi gitsin umurum değil. Ama sen ol, e mi umut?
Ah belalı korku, bir de öğretmenimin peşini bıraksan?
Ne zaman bize sevgiyle sarılacak ne zaman benimseyecek bizi, ah korku?
Bilmiyorum, söylemesi zor. Bir şeyler ters gidecek. Hissediyorum.
Bugün:
Tek bir gözyaşı yoktu. Hayır hayır. Vardı. Sağ yanağının üstünde ıslak,küçücük , minnacık bir damla.Çok küçük , çok hafifti ama.Varlığından haberi yoktu öğretmenimin.Ama ben görmüştüm.Az önce ben uğurlamıştım ya onu..Ondan olacak.Şaşırmıştı ilk gördüğünde,ilk duyduğunda.Anlayamadı tabii , olasılıksız geldi herhalde.Ama böyle işte.Olasılıklar hep var.Ne kadar acı olsalar da.Öyle olacak olasılıksızlıkların bana sunduğu bu dipsiz acıyı o da hissetti ucundan.Şöyle bir göz ucuyla baktı ya da. Ama biliyorum. Şu kapıdan çıktığından beri, birkaç saniye olmadı henüz, o da artık acımın bir parçası. Benim sevgili öğretmenim. Benim öğretmenim. İlk öğretmenim, en iyi öğretmenim.
Az önce bizi ziyarete geldi. Çok şaşırdım. Ama nasıl sevindim bir bilsen umut. Artık senin varlığına tamamen inanıyorum. Onca kilometreyi tepmiş, tüm engebeli yolları, taşlı karlı vadileri arkasında bırakmış benim öğretmenim. Tabii o rahat ,sıcak arabasıyla tepti o taşları,toprakları ..Benim gibi tabana kuvvet değil pek ama önemli olan o değil. Meğer aylardır benim meraklı ve bilgi açlığı içinde bakan gözlerimin o da farkındaymış. Merak etmiş o da. Kimdir bu küçük kız? Nerededir, ne yapar ne eder?
İyi ki etmişsin merak Selim Öğretmenim. Senin sayende biliyorum artık, ‘kurtuluşum’ mümkün. Hepimizin mümkün.
Taş bina değil artık, ışıltılı okullar..uzun pırıl pırıl koridorlar..sıcacık ..ama sıcacık sınıflar bekliyor beni . Belki de kısa, çok kısa bir süre sonra orada olacağım. Karanlıkları arkama , geleceğimi önüme alarak..Sağlam adımlarla..hep ileri derler ya . Aynen öyle işte..
Ben hayallerimin arasında adeta süzülürken, Selim Öğretmenimi unutmuş olacağım ki kapıda zıplar gibi hareketler yapmaya başladı. Üşümüş meğer. Haklı tabii. Arabadan kapıya gelirken bile donar insan bu havada.
Aldım Selim Öğretmenimi içeri.
-Buyurun Öğretmenim, sedire geçin köşede, en yumuşak yer orasıdır. Annem sıcak torbaları ,poşetleri de hep oraya koyar ki hem rahat hem sıcak bir köşe olsun nolur ne olmaz diye.İşte işe yaradı şimdi ..(gülümsedim ürkek)
- Zahmet etmeseydin. Ziyaret etmek istedim seni. En meraklı öğrencimi, haftalardır hiç bıkmadan, çıtı çıkmadan pür dikkat beni izleyen küçük deha. Biliyorum çok zekisin.
-Öyle miyim Öğretmenim
-Tabii biliyorum yaptığım küçük imtihanlarda anlıyorum ben bunu.
-Sağ olun Öğretmenim. Size çay yapayım. Bir poşet vardı. Ben yokken babamla konuşabilirsiniz. Ancak size cevap vermeyebilir. Endişelenmeyin vermezse. Kendisi… Rahatsızdır biraz.
(Öyle olacak ki Selim Öğretmen sedirle aynı renk olan siyah battaniyenin altında uzanan gözlerini tavana dikmiş olan babamı fark etmemiş. Görünce epey şaşırdı. E tabi sesi de çıkmıyor babamın. Yok gibi zaten orada. Biraz da karanlıktır o köşe hep… Neden bilmiyorum)
- Baban mı o? …
- -Evet Öğretmenim..
- Neyi var? Ne rahatsızlığı var?
- Babamda kötü hastalık varmış öğretmenim. Ablam demişti bana da.
- Ablan da mı var ? O nerede peki?
- Evet , evet.. İki ablam vardı hatta ..
- Vardı? Neden öyle konuştun?
- Büyük ablamı benim yaşımda evlendirmiş babam, yani daha hasta değilmiş o zamanlar. Köyün zengin ağalarından birinin oğluyla evlenmiş meğer. Ama sevmemiş ablam onu hiçbir zaman. Ablam şuan nerede bilmiyorum, yaşıyor mu pek bir bilgim yok o konuda da. Bildiğim tek şey bunların ben doğmadan önce olduğu. Bir şey sorduğumda da kimse bir şey anlatmazdı bana zaten. Küçük ablam anlatmıştı bunu da zaten.
- -Küçük ablan? o nerede?
- O da burada değil artık. Geçen sene çok soğuktu Öğretmenim. Kış çok karaydı, acıydı. Biraz sancılı geçti bizim için. Ama acıya alıştık herhalde. Artık kurşun işlemiyor bize. Kaybedecek bir şey kalmamış. Annem hep öyle der. O da şimdi kasabaya gitti yakınlarda var bir tane. Haftanın bir günü geliyor ya zaten. Diğer günler temizlikte orada bir evde. Yemek getiriyor babamla bana. Bir de orada yaptığı ütüleri getiriyor. Babam hep yatıyor belki ama pantolona ihtiyacı var. E benim de mavi önlüğüm var tabi. Sağ olsun onu getiriyor en azından. Ama evi temizlemeye vakti olmuyor. Zaten burada da kalmıyor ya. Babamın teşhisi konduğundan beridir kalmıyor bu evde. Büyülü o ev diye dedikodu çıkmıştı köyde geçen yaz, o da geldi geçti çok şükür. Ama annemin bundan da haberi olmadı tabi. Malum o biraz uzak kaldı.
- Anladım..Hiç duymadım ben bunları . Çok ilginç. Çok sarsıcı. Sen küçücüksün. Minnacıksın daha. Nasıl olur? Nasıl olur almıyor aklım.
- Bak ne diyeceğim… Çayı koyma. Yarın okulda görüşürüz canım. Kendine iyi bak. Babana da iyi bak. Birbirinize ihtiyacınız var.
- Peki Öğretmenim. Otursaydınız. Daha sıcacıktı çay
- Başka bir zaman canım.İyi geceler..
- Peki Öğretmenim .. Size de …(anlamamıştım. Korkmuş muydu ?)
1 hafta sonra:
Ertesi gün Selim Öğretmen okulda değildi. Birkaç gün sonra onun sabah köyü terk ettiği haberi geldi taş binaya. Yıkıldık. Yıkıldılar.
Ben yıkılmadım. Çünkü benim için her şey..Her şey bitmişti..
Anlamıyordum. Neden?
Beni ziyarete geldi? Ailemi gördü.(yani en azından babamı)
Evimize gelecek kadar kibar biriymiş meğer diye düşünmüştüm. Ne olmuştu peki?
Ne olduğunu birkaç gün önce, köy kahvesinin önünden geçerken duydum . (malum köy kahvesi ayaklı gazete bayisidir)
Meğer Selim Öğretmen hiçbir zaman istememiş burada olmak. Gidecekmiş zaten. 6 ay dayanmış olması bile mucizeymiş. Öyle gariban falan da değilmiş hani. Ailesi oldukça varlıklıymış. Üniversitede başına açtığı belalar artık son raddeye gelince, büyük babası ona hoş bir sürpriz hazırlamış :
‘’ seni doğduğum köye, dünyadan, bu dünyadan çok uzak bir yere göndereceğim. Benim yaşımda bir ağanın yanında kalacaksın orada. Bak gör bakalım nasılmış oralar, o insanlar, o dünya, dünya diyeceksen oraya, insan diyeceksen onlara tabii …’’
Selim Öğretmenim de üniversite kaydını dondurduğu gibi buraya atmış kendini, ne kadar kötü olabilir ki, demiş. Ama gördükleri ve işittikleri dilini yakmış adeta.
Gelelim benim kapıma nasıl geldiğine ,neden geldiğine..
O akşam ona bahsettiğim dedikoduları duymuş selim öğretmenim. Meğer yazın kapanmamış o ‘’büyülü ev’’ mevzusu
O da gideyim bir göreyim demiş.
Ama bir şey diyeyim mi Selim Öğretmenim,
Hiç iyi yapmamışsın.
Ya da iyi yapmışsın aslında.
Sayende, senin sayende Sevgili Öğretmenim,
Ben bir kez daha anladım , ‘kurtuluş’un var olmadığını, olsa da benim, bizim yanımızdan bile geçmediğini.
Yine senin sayende sevgili Öğretmenim,
Hafifledim ben.
Neden mi?
Hani vardı ya benim iki ziyaretçim.
Biri sabah, biri akşam gelirdi.
Artık ikisi de gelmiyor.
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
Şiirlerim-Anneme.
1 Ağustos 2010
Kırmızıdır tutkusu olanlar
Renk cümbüşünün içindeki;
Bana gelince...
Bazen de öyle bir gün gelir ki,
''Bu şiir anneme benden bir hediye,
beyaz olan anneme.''
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
HANGİ TAKIMI TUTMALI?
Nefret ediyorum der bazıları
Bir kısımsa ''hoşçakal''
Diğerleri umursamaz,reddeder
Hangi takımı tutmalı?
Kırmızıdır tutkusu olanlar
Nefreti duyumsayanlar
Liladır,çok açık liladır vazgeçip gidenler
Hangi takımı tutmalı ?
Renk cümbüşünün içindeki;
Görünsem mi görünmesem mi diye ikileme düşmüş,
Silik ve siyah bir noktadır son grup.
Savaşmadıkları,her yönüyle kabullenemedikleri için hayatı.
Hangi takımı tutmalı?
Bana gelince...
Ben beyazım
Nefretimi de,sevgimi de saklamam,kitlemem kalbime
Bağırır çağırırım tutkuyla
Aynı tutkuyla severim de.
Elimde hep ayna tutarım içimi yansıtan,
Beni anlamak isteyen olursa diye.
İşte bu yüzden beyazım ben,
Aynama yansıyan berrak bulutlar gibi.
Kaçıp giderim bazen,
Her şeyi,herkesi bırakıp.
Ama öyle bir giderim
Öyle vedalaşırım ki herkesle
Kimse anlamaz
Kırgın mıyım
Huzurlu mu
Bu kimsenin çözemediği gizemli tavrım,
Kırgın gözlerim ve narin duruşumdan aldım rengimi.
Beyazım ben...
Bazen de öyle bir gün gelir ki,
Gittiğim yeri
Rotamı
Amacımı
Ve tüm o ayrıntıları,
Sorgulamaktan,didiklemekten sıkılır
Akışına bırakırım hayatı
Yarışmaktan,savaşmaktan bıkar,vazgeçerim
Bir beyazın göründüğü gibi
Tarafsız,tepkisiz ve soyut
Bir tavır okunur gözlerimden,dudaklarımdan
Ve ellerimden...
Ama yine bir gün gelir ki
Bir yıldırım misali,
Derin ve alaycı bir ses
Kükrer bilinçaltımda
Bana sessizce fısıldar
Mücadeleden
Ve savaşmaktan vazgeçmeyeceğimi hatırlatır tekrar
Mücadeleden
Ve savaşmaktan vazgeçmeyeceğimi hatırlatır tekrar
Bilgece hatırlatır...
Bir beyaza yakışır olup,
Tüm narinliğim ve bilindik heyecanımla,
Yüzümdeki huzurlu tebessümle,
Hayata
Kaldığım yerden bu kez daha da sıkı sıkıya
Sarılırım ben de,
Tüm hücrelerimle.
Ben böyleyim işte.
Çözülmesi zor,
Siz kafa yordukça gizemi artacak,
Anlamaya çalıştıkça anlaşılması zorlaşacak,
Peşinden koştukça,ürküp 1 adım geri atacak,
Hakkında hep konuşulacak,
Ne olursa olsun hafızalarda yer tutacak,
Ve her gittiği yerde,
Dikkat çekecek,
Bir sır,
Bir tutku,
Bir serçeyim ben özgürlüğüne düşkün.
Çünkü ben
Beyazım.
''Bu şiir anneme benden bir hediye,
beyaz olan anneme.''
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
İstanbul 'caz'ırdadı..Ya sonra ?
"Herkese Opera!"
2.uluslararası Opera Festivali(1-21 Temmuz)
Geçtiğimiz sene ilki düzenlenen İstanbul Uluslararası Opera Festivali, 2. senesinde de yine zengin programıyla Temmuz ayında Opera’yı izleyicileriyle buluşturuyor. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından Denizbank sponsorluğunda düzenlenen, Türkiye’nin ilk ve tek opera festivali, bu sene 1- 21 Temmuz 2011 tarihlerinde yine İstanbul’un büyülü atmosferlerinde yurtiçi ve yurtdışından çok önemli prodüksiyonlara ev
sahipliği yapacak.Bir göz atalımmm :)
-Bertolt Brecht ,Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Çöküşü
-Gioacchino Rossini,Cezayirli bir İtalyan Kızı
-Wolfgang Amedeus Mozart,Saraydan kız Kaçırma(Die Entführung aus dem Serail)
-Halid Ziya Uşaklıgil,Aşk-ı Memnu
-Alessandro Cedrone,Fatih Sultan Mehmet Operası
-Okan Demiriş,4.Murad
-Wolfgang Amadeus Mozart,Zaide(Das Serail)
-Erina GARANCA Gala konseri-Şef:Karel Mark CHICHON
Hepsi birbirinden güzel operalar ve hepsi Topkapı Sarayı,Aya İrini Kilisesi,Yıldız Sarayı gibi tarih kokan büyülü atmosferlerde müzikseverlerle buluşacak.
Gidin,gidin ve gidin !
Ben 4 Temmuz gecesi Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde Tosca'yı izlemeye gideceğim.Ve Caz Festivali'nde olduğu gibi her ayrıntıyı sizlerle paylaşacağım :)
Şimdiden iyi seyirler !
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
18.İstanbul Caz Festivali,Açılış Konseri-Ustalarla Buluşma- Nasıldı ?
Nasıl mıydı ? Tek kelimeyle mükemmel !!!
Öncelikle açılış konseri olmasının etkileri gözden kaçacak nitelikte değildi.
Tonlar,yapılan saf ve duru müzik,müziğin yankılandığı o tarihi Aya İrini Kilisesi atmosferi...
Dün akşamüzeri 20:30 daki bu açılış konseri için hazırlanırken,kendimi sanki Topkapı Sarayı'ndaki bir eğlenceye katılacak gibi hissettim.Çok ciddiyim ! Muhteşem Yüzyıl etkisi midir , konserin sarayın bahçesindeki Aya İrini Kilisesi'nde yapılacağından mıdır bilmiyorum.Ki ben öyle Muhteşem Yüzyıl vs dizileri de takip etmem.Ama gerçekten sanki kendimi çok mühim bir atmosfere girecekmiş gibi hissedip oldukça heyecanlandım.Ve zaten Sarayın o bahçeye açılan,muazzam,geniş kapısından girdikten sonra heyecanlanmakta haklı olduğumu fark ettim.
İstanbul'un her bir köşesinden(Kadıköy,Sarıyer,Beykoz,Çatalca,Maslak'tan gelen insanlarla bile muhabbet ettim,düşünün ! ) gelen yüzlerce izleyici, şık şık giyinip unutamayacakları bir caz ziyafeti , daha ziyade bir müzik ziyafeti yaşamaya gelmiş . (Çünkü ustaların yaptığı o inanılmaz müziği sadece 'caz' olarak sınıflandırmak ve kalıplandırmak bence haksızlık kaçar ve doğru da olmaz. )
İlerde Topkapı Sarayı , Camii'nin muazzam minarelerine hayranlıkla ağzımız açık bir şekilde bakıp büyülenip-büyülenmemek arasında kalmışken , bahçenin sol tarafındaki 'Karakol Cafe'yi görüyoruz.Beyaz ince ayaklı narin sandalyeler ve masalarla donatılmış,ağaçlar arasında sade ampuller gezdirilmiş ama bu minik ayrıntılar bile o kadar büyük bir güzellik katmış ki ,tüm bunları incelerken istemsiz olarak tebessüm etmemek elde değil.
Büyük ihtimalle şuanda ''İyi tamam da,Topkapı Sarayı'ndaki bir cafenin adı neden alakasız bir şekilde 'Karakol' olur?'' diye soruyorsunuz kendi kendinize.
Anlatayım hemen,
Karakol Cafe,Osmanlı döneminde Sultanahmette şehrin Polis Karakol'u olarak geçermiş.Yani bizim dün oturup,annemle cappucino içtiğimiz o 'cafe',suçluluların korkulu rüyasıymış :)
Bu bilgiyi bizimle ilgilenen garsondan aldıktan sonra,saatin sekizbuçuğa yaklaştığını fark edip hemen fırlıyoruz,Kilise'ye.
Herkes o küçük giriş alanında toplanmış,kimi çimlere oturmuş yeni aldıkları caz müzik CD lerine bakıp mest oluyor,kimiyse ayakta dikilmiş IKSV görevlilerinin gazabına uğramakta ve satmaya çalıştıkları Sarı Lale ve Kırmızı Lale isimli iki farklı 'avantaj' kartını almak-almamak arasında gidip geliyor,para hesapları/pazarlıkları yapılıyor.Tam annemle bu durumun komikliğine kendimizi kaptırmış izlerken , ve arada da kıs kıs gülerken,hoooop bizim de yanımıza bir IKSV görevlisi gelmez mi? Sencer Beyciğiiiiim. Sağolsun bizi dakikalarca ayakta dikti,açtı ağzını,yumdu gözünü kısaca.''Bak sen şimdi öğrencisin,belli ki böyle etkinliklere ilgin de var hadi bak bu kart çok hoş,çok avantajı,çok mükemmel..'' yani itiraf edeyim,annemin ''çöp bunlar çöp'' demeyeceğini bilsem ben kesin alırdım ,hatta almaya da niyetlendim.Ama arkadaş öyle bir inatçı öyle bir pazarlıkçı ki yani artık ben bile soğudum kartı almaktan.Zaten hep öyle oluyor,bir mağazaya giriyorum ,kendime hırka bakıyorum ,hoooop dikiliyor pür makyaj süslü püslü bir kadın yanıma,sesi de cırtlak ''yardımcı olabiliiiir miyimm?'' yok canım olamazsın diye patlatmak istiyorum öyle olduğunda suratlarına.Çekip gidiyorum mağazadan hiçbir şey demeden. Ee napiyim ama,kendileri kaşınıyo.
Neyse bir şekilde binbir çaba bu ısrarcı beyfendiyi de atlattıktan sonra sıra geliyor,Caz Festivali'ni hatırlatacak hediyelik eşya bölümüne.Ay hepsini almak istiyorum ordakilerin.Ne kupalar,ne t-shirtler,ne kalemler,ne CDler,ne çantalar hepsi birbirinden güzel.En son aldığım bir festival t-shirt üyle oradan da uzaklaşıyoruz.Sularımızı alıyoruzz veee saat 20:30,büyük buluşma vakti geldi !
Aya İrini'ye ilk kez geldiğimden,girdiğim saniyeden çıktığım saliseye kadar ağzım açık bir şekilde tavana,işlemelere,ışıklandırmalara,yüksek kıvrılan merdivenlere her şeye , her ince detaya hayranlıkla bakıyorum ve her köşenin fotoğrafını çekiyorum ,çektiriyorum :)
Konser tam zamanında başlıyor,ustaların isimleri şöyle : Mısırlı Ahmet,Niladri Kumar,Zakir Hussain..Hepsi birbirinden yetenekli ve herbiri ustaca çalıyor.Söylememe gerek yok tabii,Ustalar :)
Kilise tıklım tıklım dolu,özellikle Mısırlı Ahmet'in Türkiye'de çok geniş bir hayran kitlesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Her şey o kadar büyüleyici ki,konser sırasında bir ara gözlerimi kapatıp o etnik müzikle tarih çağlarından birinde yaşadığımı , hatta 2000 sene önce tam orada,Topkapı Sarayı'nda yaşadığımı hayal ediyorum..
Çok komik görünüyor tabii ordan bakınca,ama eminim herkes hayal kurmayı seviyordur.Benim de dün geceki hayalim buydu :)
Evet,konser tam tamına 2.5-3 saat sürüyor ve bizler her saniyesinde kendimizden geçip deli gibi alkışlıyoruz,ıslıklar çalıyoruz. Ve her şey bittiğinde büyülenmiş olarak arabamıza binip evimize gidiyoruz :)
Normal standartlar için uzun kabul edilse bile , müzikseverlerin tadı damağında kalıyor :)
İşte konserden 1 gün önce yayınlanan bir gazete haberi , buyrun okuyun :)
“Ustalarla Buluşma” serisinin bu yılki konukları, ünlü perküsyoncu Mısırlı Ahmet, klasik Hint müziği ve caz dünyasının önemli isimlerinden, tabla üstadı Zakir Hussain ve Hint klasik müziğinin en genç ustalarından kabul edilen sitar virtüözü Niladri Kumarolacak. Farklı kültürlerden müziğine kattığı zenginlikler, ritim anlayışı ve soloları ile tüm dünyada beğeni toplayan ünlü perküsyoncu Mısırlı Ahmet kısa zamanda dünya çapında bir ün kazandı ve birçok sanatçıya albümlerinde eşlik etti.
Sina Çölü’nde “deholla” (darbukanın büyük boyutlusu) üzerine çalışmalar yapan Mısırlı Ahmet, deholla çalma tekniğinin de yaratıcılarından. Büyük tabla üstadı Zakir Hussain, Hint müziğini uluslararası platforma taşıyan ve bizzat “dünya mirası” sayılan bir sanatçı. Hussain, tabla virtüözlüğünün yanı sıra bir eğitmen, prodüktör ve film müziği bestecisi olarak dünya müziği akımının en önemli mimarlarından biri olarak kabul ediliyor.
------
Evet sevgili okuyucular, kısaca caz festvali süresince İstanbul'un yüreği 'caz' edecek.
Mutlaka,mutlaka katılın :)
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
TATİL ! SONUNDA !!!
Yaz tatili başlayalı yaklaşık 2 hafta oldu .. Ama bana şimdiden 2 ay geçmiş gibi geliyor. Çünkü 2 haftadır İstanbuldayım ve İstanbul'da oyalanmak için yapmadığım şey kalmadı.
Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda gittiğim tonlarca yaz konseri ve katıldığım caz/klasik müzik/opera festivalleri beni şimdiden yeterince yormaya yetti.Ama şunu da belirtmeliyim ki , bütün bu etkinlikler ve organizasyonlar ayağımıza kadar gelmişken gitmemezlik bence enayilik olur :)
Güzel İstanbulumuzun güzel nimetlerinden yararlanmak hepimizin hakkı bence,hele ki geçirdiğimiz bu yoğun 2010-11 döneminden sonra . Ben şahsen hala kendimi boşluğa düşmüşlük hissinden kurtaramadım.2 haftadır sanat etkinliklerine katılmakta son derece hevesli olup , arada bir dışarı çıkıp güneş alan bir ruh gibiyim :)
Alman Lisesi'nde geçirdiğim 9.sınıfın ardından böyle olmamak elde değil,gidin dönemdeki 130 kişinin hepsine sorun ; hepsi benim gibidir . Hatta cok daha kötü olanlar var söyliyim :)
Ama bu garip melankolik ruh halimden şu saniyede çıktım.Çünkü annem elinde Çeşme uçak biletleriyle duruyor ve şimdi dank etti,Tatil başlamış !!!
Çünkü evde kuru kuru havuza girip hauz kenarında kitap okuyup güneşlenmek bile bazen yeterli olmuyor,çünkü evde olduğunun farkındalığı senin o 'tatil' psikolojini biraz bozuyor açıkçası.
Neyse sonuç olarak 10 gün burada yokum ve takdir edersiniz ki tatilde sahilde dolaşıp , yabancı turistler vs ile kaynaşıp arkadaş edinmek yerine otelin İnternet Cafe'sinde oturup miskin miskin blog yazamayacağım :) o yüzden şimdiden hoşkalın sevgili okurlarrr :)
Ah bi de,
İyi Tatiller :)
Denizin,güneşin,kumun,sahilin,okuduğunuz kitabın ve tabiki yaz aşklarının tadını çıkarın :)
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda gittiğim tonlarca yaz konseri ve katıldığım caz/klasik müzik/opera festivalleri beni şimdiden yeterince yormaya yetti.Ama şunu da belirtmeliyim ki , bütün bu etkinlikler ve organizasyonlar ayağımıza kadar gelmişken gitmemezlik bence enayilik olur :)
Güzel İstanbulumuzun güzel nimetlerinden yararlanmak hepimizin hakkı bence,hele ki geçirdiğimiz bu yoğun 2010-11 döneminden sonra . Ben şahsen hala kendimi boşluğa düşmüşlük hissinden kurtaramadım.2 haftadır sanat etkinliklerine katılmakta son derece hevesli olup , arada bir dışarı çıkıp güneş alan bir ruh gibiyim :)
Alman Lisesi'nde geçirdiğim 9.sınıfın ardından böyle olmamak elde değil,gidin dönemdeki 130 kişinin hepsine sorun ; hepsi benim gibidir . Hatta cok daha kötü olanlar var söyliyim :)
Ama bu garip melankolik ruh halimden şu saniyede çıktım.Çünkü annem elinde Çeşme uçak biletleriyle duruyor ve şimdi dank etti,Tatil başlamış !!!
Çünkü evde kuru kuru havuza girip hauz kenarında kitap okuyup güneşlenmek bile bazen yeterli olmuyor,çünkü evde olduğunun farkındalığı senin o 'tatil' psikolojini biraz bozuyor açıkçası.
Neyse sonuç olarak 10 gün burada yokum ve takdir edersiniz ki tatilde sahilde dolaşıp , yabancı turistler vs ile kaynaşıp arkadaş edinmek yerine otelin İnternet Cafe'sinde oturup miskin miskin blog yazamayacağım :) o yüzden şimdiden hoşkalın sevgili okurlarrr :)
Ah bi de,
İyi Tatiller :)
Denizin,güneşin,kumun,sahilin,okuduğunuz kitabın ve tabiki yaz aşklarının tadını çıkarın :)
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
Edirnespor 'un kuruluş hikayesine bir göz atalım mı?
Edirnespor...
Geçmişten günümüzde 50-60lı yıllarda kazandığı onca zafer..aldığı onca kupa..
Peki bu zaferlerin arka planında ne var ?
Gölgede kalanlar ..
Ve yine dedem Hasan Karavit 'e çıkan bir hikaye..
Bakalım neler olmuş,neler bitmiş...
Kimler neler değiştirmiş..
Burhan Aytekin
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
Geçmişten günümüzde 50-60lı yıllarda kazandığı onca zafer..aldığı onca kupa..
Peki bu zaferlerin arka planında ne var ?
Gölgede kalanlar ..
Ve yine dedem Hasan Karavit 'e çıkan bir hikaye..
Bakalım neler olmuş,neler bitmiş...
Kimler neler değiştirmiş..
Geçmişten Günümüze Edirne Spor
23.10.2009 |
Burhan Aytekin
Vazgeçemediğimiz bir tutku, İsmine, rengine gönül verdiğimiz
Geçmişten Günümüze Edirne Spor
Edirne Spor Kulübünün Tarihi
Edirne Spor kulübünün kuruluşundan günümüze tarihi gelişimini öğrenmek için yapmış olduğum araştırmada belgelerin az olduğunu gördüm. Bazı belgelerde imha olduğu öğrendim. Ancak yinede yılmadım ve araştırmama bugünde devam etmekteyim. Gelecek bir tarihte bulduğum belgeleri sporseverlere sunacağım.
Osmanlı Devletinin son yıllarında savaşların bulunduğumuz Trakya bölgesinde olması sebebiyle gençlerin savaşlarda ülkesini savunması spora ayıracak vakti bulunmadığından Edirne’de spor kulüpleri Türkler tarafından kurulduğu görülmemektedir. Bu dönemde spor faaliyetleri Edirne’de azınlıklarının tekelinde görülmektedir.
22 Mayıs 1922 tarihinde Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı kurulmasıyla Trakya İdman Cemiyetleri Mıntıka Reisliği’ne bağlı Edirne’de, Edirne Spor Kulübünün ilk ismi Edirne Merkez İdman Yurdu olarak kurulmuş ve 18 Şubat 1936 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür.
18 Şubat 1936 tarihinde devletin spor yönetimine ağırlığı koyması sonucu kurulan Türk Spor Kurumu (Geçiş Dönemi) Türkiye genelinde faaliyet gösteren spor kulüpleri geçersiz sayılarak kapatılması sonucu Edirne Merkez İdman Yurdu’da kapandı. Edirne Spor Kulübü bu dönemde ismi Edirne Merkez Gençlik Kulübü ismini alarak faaliyete başladı. Zorunlu spor gençlik tarafından benimsendiği halde, uygulamanın demokrasi kurallarına ters gelmesi nedeniyle kurulan Türk Spor Kurumu 29 Haziran 1938 tarihine kadar yürürlükte kaldı. Yerini 3530 sayılı yasayla katma bütçeli bir devlet kuruluşu Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne bıraktı.
II. Dünya Savaşı’nın sonrası Gençlik Kulüpleri ad değiştirerek yeni spor kulüpleri kuruldu. 1944 yılında 198 tescil numarasıyla Edirne Merkez Gençlik Kulübünün ismi Edirne Spor oldu. Renkleri Kırmızı Yeşil olarak tescil edildi. Ülke genelinde başlayan Milliyetçilik duyguları Edirne ilimizde’ de görülmektedir. Bu dönemde Oynanan müsabaka sonrası, oynanan musabakının önemine, rakibin kuvvetine göre sporcular ve seyirciler kulübe veyahut saraçlar caddesinde Atatürk heykeline kadar marşlar-kulübün marşını söyleyerek giderlerdi. Heykelde İstiklal Marşı söylenmesinde sonrada yine gelinen yoldan Kulübe kadar marşlar söylerlerdi.
1948–1949 Futbol Sezonunda Güftesini Hasan Karavit (Edirne Spor Futbol Takımının Kalecisi) yazdığı, Bestesini Kâmil Sülün’ün (Edirne Spor Futbol Takımının Sağ Beki) yaptığı Edirne Spor Marşı.
EDİRNE SPOR MARŞI
Her yerde bizim için yaşa sesleri
Ve her yerde Edirnespor gençleri
Her yerde bizim için yaşa sesleri
Ve her yerde Edirne Spor gençleri
Kalemiz gol yemez aman vermez beklerimiz
Hafımız geçilmez yırtıcıdır forvetimiz
9 Mayıs 1966 tarihinde, Meriç Spor (Kırmızı-Beyaz) ve Su Spor (Beyaz-Yeşil) kulüplerinin yapmış oldukları genel kurularında kulüplerini kapatarak Edirne Spor kulübünde birleşmeyi kabul ettiler. Yeni kurulan spor kulübünün rengi Sarı-Kırmızı ve Futbol takımının da Profesyonel faaliyet göstermesi oybirliğiyle kabul edildi.
Türkiye Profesyonel Futbol Liglerinin 2 inci ve 3 üncü liglerinde faaliyet gösteren Edirne Spor Kulübü Ekonomik nedenlerden dolayı şu anda Edirne Amatör Süper Liginde faaliyet göstermesi bizleri üzmektedir.
Bizlerde bu ilde yaşıyorsak Edirne Spor Kulübüne sahip çıkmalıyız.
Kaynaklar
Resimler: Abit Karavit-Abdullah Nevrekop-İsmet Tanrıkut-Özcan-Av. Ruhi Uğurlu-Yüksel-Emin-Tevfik Yeşil-İlter Konuksever-Orhan Bozdoğan-Sedat Seyyar-Ahmet Garbişten Arşivinden alınmıştır.
1950–1960 yılları arası
Yasal Uyarı: Bu sitede yayınlanan yazıların tüm hakları Ceyda Meriç'e aittir. Kaynak gösterilerek dahi bir yazının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan yazının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)